UNIVAC bilgisayar reklamıUNIVAC bilgisayar reklamı

Bilgisayarın tarihi aslında sandığımızdan çok daha eskiye dayanıyor. Bugün masamızda duran ya da cebimize sığan cihazların bu hale gelmesi öyle bir anda olmamış. Arkasında yüzlerce yıllık bir gelişim var. Zaten önce şunu sormak lazım: Bilgisayar dediğimiz şey tam olarak nedir? Bence en temel haliyle bir hesaplama ve işlem yapma aracıdır. Siz ona komut verirsiniz, o da bu komutlara göre işlem yapar, karar verir ve işi kolaylaştırır. Bugünkü kadar gelişmiş olmasa da, bu fikrin kökü oldukça eski.

Şimdi biraz geçmişe doğru gidelim. Yani küçük bir zaman yolculuğu yapalım. :D

İlk hesaplama araçlarından biri olarak kabul edilen şey abaküs. Toplama ve çıkarma gibi temel işlemleri yapmak için kullanılmış. İlk olarak Orta Asya’da kullanıldığı söyleniyor. Tabii bunun tam olarak hangi yılda ortaya çıktığını bilmek çok kolay değil. Sonuçta gerçekten çok eski bir araçtan bahsediyoruz.

1600’lü yıllara geldiğimizde John Napier’i görüyoruz. Logaritma üzerine yaptığı çalışmalar, hesaplama tarihinin önemli adımlarından biri. Sonra 1642 yılında Pascal, ilk hesap makinelerinden biri sayılabilecek bir araç geliştiriyor. Bu makine toplama yapabiliyordu. Fakat çok pahalı olduğu için yaygınlaşamıyor. Hatta neredeyse sadece Pascal’ın kendisine faydası olmuş diyebiliriz.

1800’lü yıllarda ise iş biraz daha ilginç hale geliyor. Charles Babbage, yani birçok kişinin dediği gibi “bilgisayarın babası”, bazı hesaplamaların sürekli tekrarlandığını fark ediyor. Aynı tip işlemler tekrar tekrar yapılıyor ve bu da otomatik hale getirilebilir diye düşünüyor. Bu fikir gerçekten çok önemli. Çünkü bugünkü bilgisayar mantığının temelinde de zaten bu var: tekrar eden işlemleri makineye yaptırmak.

1840’lı yıllarda Augusta Ada, yani daha çok bilinen adıyla Ada Lovelace, çok önemli bir bakış açısı getiriyor. Hesaplamanın sadece sayılarla ilgili olmadığını, makinaların kurallı şekilde daha farklı şeyleri de işleyebileceğini düşünüyor. O dönem için bu inanılmaz ileri bir fikir. Daha sonra ikili sistem ve mantıksal yapıların önem kazanmasıyla bu düşünceler çok daha anlamlı hale geliyor.

1850’lere geldiğimizde ise George Boole çıkıyor karşımıza. Bugün “Boolean” dediğimiz mantığın temeli ondan geliyor. Bilgisayarların evet-hayır, doğru-yanlış, 1-0 gibi mantıklarla çalışmasının temelinde de bu yaklaşım var. Yani bilgisayar tarihi sadece donanım tarihi değil, aynı zamanda düşünce tarihi biraz da.

1900’lü yıllara yaklaştıkça olay daha da bilgisayar gibi görünmeye başlıyor. 1939 yılında Clifford Berry ve bu dönemde çalışan başka isimlerle birlikte dijital bilgisayar fikri ciddi şekilde somutlaşıyor. 1940’lı yıllarda artık programlanabilen makineler ortaya çıkmaya başlıyor. 1944 yılında IBM ile Howard Aiken işbirliği sayesinde daha gelişmiş hesaplamalar yapabilen sistemler geliştiriliyor.

1945 yılında ise John von Neumann çok kritik bir mimari ortaya koyuyor.

Von Neumann mimarisi şemasıVon Neumann mimarisi şeması

Bugün bile bilgisayar mimarisi konuşulurken adı geçen von Neumann mimarisi, komutların ve verilerin bellekte tutulması fikrini sistemli hale getiriyor. Bu, modern bilgisayarların gelişmesinde çok büyük bir adım.

1950’li yıllarda bilgisayarların artık sadece deneysel makineler olmaktan çıkıp üretilmeye ve satılmaya başladığını görüyoruz. Tabii bunlar bugünkü ev bilgisayarları gibi şeyler değil. Oldukça büyük, pahalı ve daha çok üniversiteler ya da büyük kurumlar tarafından kullanılabilen cihazlar.

1960’larda IBM büyük sistemlerle öne çıkıyor. Mainframe bilgisayarlar bu dönemin en dikkat çekici makineleri arasında. Aynı dönemde COBOL gibi diller de özellikle iş dünyası ve kurumsal işlemler için önem kazanıyor. Bilgisayar artık sadece bilimsel hesap yapan bir alet olmaktan çıkıp iş dünyasının da aracı haline geliyor.

1969 yılı ise başka bir açıdan önemli. İnternetin temellerinin atıldığı dönem olarak kabul ediliyor. Yani bilgisayar artık sadece kendi başına çalışan bir cihaz olmaktan çıkıp başka bilgisayarlarla iletişim kurabilen bir yapıya dönüşmeye başlıyor. Bu değişim, bence bilgisayar tarihindeki en büyük kırılmalardan biri.

Yine bu yılların sonlarına doğru Intel, mikroişlemci tarafında çok önemli adımlar atıyor. Bilgisayarın küçülmesinin yolu biraz da buradan geçiyor. Eskiden oda büyüklüğünde olan sistemler zamanla masaüstüne, oradan da daha küçük cihazlara inmeye başlıyor.

1980’li yıllarda ise kişisel bilgisayarların yükselişi başlıyor. IBM’in PC hamlesi, Microsoft ve Bill Gates’in yükselişiyle birleşiyor. Önce işletim sistemi tarafında MS-DOS, sonra da Windows büyük kitlelere ulaşıyor. Bilgisayar artık sadece uzmanların değil, yavaş yavaş herkesin kullanabildiği bir araç olmaya başlıyor.

1989 yılında Intel’in 1 milyon transistörlü mikroişlemci üretmesi de bu gelişimin ne kadar hızlandığını gösteriyor. Bir yanda donanım küçülüyor ve güçleniyor, öte yanda yazılım dünyası genişliyor.

Bu tarih içinde bir başka önemli konu da özgür yazılım hareketi. Bilgisayar dünyasının tek bir şirketin kontrolüne girmesi fikri birçok kişiyi rahatsız etmişti. Bu yüzden açık sistemler, paylaşım kültürü ve özgür yazılım yaklaşımı gelişti. Unix tabanlı sistemlerin yaygınlaşması da bu düşünceyle bağlantılı olarak önemli hale geldi. Bence bilgisayar tarihini sadece şirketler ve makineler üzerinden değil, fikirler üzerinden de okumak gerekiyor.

Bugüne geldiğimizde ise manzara çok farklı. Bilgisayarlar artık küçülmüş durumda. Kocaman makineler yerine dizüstüler, tabletler, hatta cepte taşıdığımız telefonlar var. Bir zamanlar sadece hesap yapan makineler olarak başlayan şey, şimdi hayatın her yerine girmiş durumda. Yazı yazıyoruz, oyun oynuyoruz, iletişim kuruyoruz, iş yapıyoruz, müzik dinliyoruz, film izliyoruz. Kısacası bilgisayar artık ayrı bir şey değil, hayatın bir parçası.

Teknolojinin sınırı olmadığını düşünürsek, ileride bizi nelerin beklediğini tahmin etmek gerçekten zor. Ama geçmişe bakınca şunu rahatça söyleyebiliriz: bilgisayar tarihi, insanın işi makineye yaptırma merakının hiç bitmeyen hikâyesi gibi.